| |
Halil
ORAN kimdir
HALİL ORAN: 1931 Beyşehir - Üzümlü
doğumlu. Köy Enstitüsü çıkışlı. Yedi yıl köy öğretmenliğinden
sonra asker oldu. İzmir - Gaziemir Yd. Sb. Okulu’ndan
sonra, Amerikan Askeri Yardım Kurulu CAMMAD - Ankara’da
kıta görevini tamamladı. Yüksek öğrenimini Pedagoji
ve Kamu Yönetimi alanlarında yaptı. Bingöl, Erzurum,
Aydın, Niğde, Denizli, İzmir illerinde ilköğretim müfettişliği,
milli eğitim müdür ve yardımcılığı, lise ve kız enstitülerinde
psikoloji, sosyoloji öğretmenliği yaptı. Yüksekokul
ve fakültelerde öğretim görevlisı olarak çalıştı. Milli
Eğitim Bakanlığı İzmir Rehberlik ve Araştırma Merkezi,
Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi, İzmir Milli
Kütüphane müdürlüklerinde bulundu. 30 yıllık memuriyet
görevlerinde valilikler, üniversite rektörlükleri, fakülte
dekanlıklarından 19 takdirname, 15 teşekkürname ile
değerlendirildi. Halen emeklidir, İzmir’de yaşamaktadır.
Basılmış eserleri: Aydın İl Yıllığı
(1967), Denizli İl Yıllığı (1974), Atatürk Denizli’de
(1974), Çocuk ve Kitap ilişkileri (1975), Çocuk ve Oyun
ilişkileri (1976), Çocukta Başarıyı Nasıl Artırabiliriz?
(1976), Çağdaş Eğitim ve köy Enstitüleri (1993), 111.
Dikili Şefliği Bilimsel Araştırma yarışmasında ödül
aldı, Köy Enstitüleri Bibliyografyası (1993), Paralı
Eğitim (1996) - Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nın
düzenlediği yarışmada 1. Hakkı Tonguç’ ödülü, aldı.
ÖZGURLÜĞÜN
BEDELİ
Bu eserde yazar, yakın tarihimizde
geçen savaşlara katılmış eski asker ve gazilerin anılarını,
onların yaşadıkları dönemlerde not ederek, teyp kasetlerinde
saptayarak toplamıştır. Saptadığı anılar içinden bir
bölümünü, bu eserle okuyucuya sunmaktadır. Şimdi hiçbiri
yaşamda olmayan, sadece sesleri teyp kasetlerinde kalan
bu eski asker ve gaziler anılarında, “Özgürlüğün Bedeli”nin
ne kadar ağır ve pahalı olduğunu kanıtlıyorlar.
ÖNSÖZ
Öğretmen atandığım
yıllarda, köy kahveleri ve köy odalarında, çeşitli dönemlerde
savaşlara katılmış eski askerler gaziler vardı. Bunlar
her fırsatta savaş anılarını anlatırlardı. Bu insanlar
bir gün yaşamdan çekilecekler, anılarını da birlikte
götüreceklerdi. Buna gönlüm razı olmadı, anlattıklarını
saptamaya başladım. Zamanla notlar ilginçleşti, çoğaldı.
Anı topladığım herkesçe duyulur, bilinir olmuştu. Hemen
bir teyp aldım. Gittiğim her yerde savaş anısı olan
gazileri, eski askerleri dinledim. Daha sonraki yıllarda
bu merakımı, kasetli teyplerle sürdürdüm. Şimdi o insanların
hiçbiri yok. Sadece sesleri kaldı.
Onlara saygı borcumuzun olduğunu düşündüm. Anılarını
yaşatmak amacı ile bu yapıtı oluşturdum. Adına da “ÖZGÜRLÜĞÜN
BEDELİ”, dedim.
Yararlı olabildimse ne mutlu.
İzmir,
1998
Halil ORAN
| Ali
Çavuş - "Nasıl Çavuş Oldum" |
Ali
Çavuş sekseninde vardı. 1940’lı yıllarda Beyşehir’in
bir kasabasından gelmişti. İzmir’in Zeytinlik semtinde
bir gecekonduda oturuyordu. Tek atlı arabası ile taşımacılık
yapıyor, geçimini sağlıyordu. Aynı yerden olduğumuz
için çok önceden tanışıyorduk. Bir gün savaş anılarını
dinlemeye geleceğimi biliyordu. Toprak tabanlı, briketten
yığma, duvarları sıvasız bir odaya geçtik. Pompalı gazocağında
pişirdiği taze fasulye yemeğini birlikte yedik. Aradan
43 yıl gibi uzun bir süre geçtiği halde, o yemeğin tadını
hala damağımda duyarım. Daha sonra çay getirmişti. Yavaş
yavaş yudumlarken ben teybi çalıştırmış, o da iki dizinin
üzerine oturarak söze girmişti:
“İyi dinle Halil Efendi. Savaş boyları’ndaki anılarımın
tümünü anlatmaya kalkacak olursam ne benim günüm yeter
ne de senin kalemin, kağıdın. Bu yüzden kısa keseyim
de Aydın havası olsun. Afyon savaşlarına katılmadan
önce eğitim görmek için Akşehir’e götürüldüğümüz gün
yaşadığım bir olayı, yani nasıl çavuş olduğumu anlatayım.
Yeter mi, ne dersin?”. “Nasıl istersen öyle olsun Çavuş
Dayı, anlat!...’, dedim. “İyi öyleyse. Şimdi başa dönelim.
Köyden Beyşehir’e gelince askerlik şubesi bizi 37 arkadaşımla
birlikte İstanbul’a yolladı. Hadımköy taraflarında 6
ay kadar eğitim gördük. 1913 yılının ilkbahar aylarından
birinde, birliğimizi Bulgar üzerine gönderdiler. Edirne
ve Tekirdağ kuşatılmış durumdaydı. Buraları Bulgar’dan
geri alacaktık. Önceki yıllarda, kimi Balkan ülkeleri
ile Osmanlı Devleti, bu illerimiz için iki kez savaşmışlardı.
Bu üçüncü savaşımız oluyordu. Adına da Balkan Savaşı
denmişti. Çatışmalar çok Çetin başlamıştı. Bulgar orduları
karşımızda fazla direnemedi, yenik düştü. Artık Edirne
ve Tekirdağ tekrar bizim olmuştu. Sonra İstanbul’daki
birliğimize geri döndük.
Aradan bir yıl geçmişti. Kulağımıza başka savaş söylentileri
gelmeye başladı. 1914 yılına girmiştik. Savaş bitti
derken; İngilizler Çanakkale’ye asker çıkardılar. Savaş
patladı. Buna Seferberlik deniyordu. Çanakkale Savaşları
içinde deneyimli bazı birliklerimizi, Arabistan Savaş
boyları’nı desteklemek için gönderdiler. Bizim birlik
Çanakkale’de kaldı. Savaşlar içinde en çetini bizimkiydi.
Ben Anafartalar’da idim. Burada öyle korkunç savaşlar
oldu ki, akılları durdurur. Her iki taraftan da, bir
milyona yakın asker orada öldü diyebilirim. İngilizler
bu savaşlara, daha çok Hindistan ve Avustralya denilen,
çok uzak ülkelerden getirdiği, on binlerce paralı askerleri
üzerimize sürdü. Savaş sırasında birliklerimiz arasında,
kulaktan kulağa gelen bin bir söylenti vardı. Ordularımızı
yöneten Mustafa Kemal adında bir yiğit komutan varmış.
Başımızda o olduğu sürece “Çanakkale geçilmez” deniyordu.
Sonradan gördük ki, gerçekten de öyle oldu. Mustafa
Kemal, Çanakkale’de görülmemiş bir utku yarattı. Dünya
savaş tarihi bunu, altın harflerle yazdı. O zaman Mustafa
Kemal bizim birliğe gelmişti. Denetlemelerde bulunuyordu.
Onu bir küheylanın üzerinde görmüştüm. Sanki mavi gözlü
bir kartalı andırıyordu. Yaşamım boyunca unutamadığım
bu anıyı her zaman, her yerde gururla andım. Çanakkale
savaşları o kadar zorlu ve hızlı sürmüştü ki, top ve
tüfek mermileri arkadaşlarımdan bazılarını gözümün önünden
götürüyordu. Kan ve barut kokusunu, yanımızda patlayan
mermilerin, bombaların gürültüsünü, kulağımızın dibinden
geçen ıslığı andıran sesleri iyice kanıksamıştık. Ölümü
unutmuştuk. Tüm Savaş boyları cehennemden bir parça
gibiydi. Ama sonunda sevinen biz olmuştuk. Çanakkale
utkusuyla İngilizlerin pabucunu ellerine vermiştik.
Savaş az da olsa hızını yitirmişti. Çanakkale gerisine
doğru çekildik. Aylarca sonra kışlaların önündeki alanda,
ayakta kalabilen tüm birlikleri topladılar. Miralay
(albay) Adnan bey ortaya çıktı, üzgün ve ağlamaklı bir
sesle konuşmaya başladı:
“Arkadaşlar!... Çanakkale’nin geçilmezliğini
bir kez daha kanıtladınız. Hepinize teşekkür borçluyuz.
Ancak, savaştığımız düşman devletleri bizi yenik saymışlar.
Osmanlı Devleti’nin padişahı da bu yenilgiyi kabul etmiş
ve silah bırakma koşullarını gözü kapalı imzalamış.
Buna göre ordularımızın terhis edilmeleri gerekiyor.
Artık savaş yok, hepiniz terhis oluyorsunuz, askerlik
bitmiştir. Elinizdeki silah ve demirbaş eşyalarınızı,
bölük sorumlularına teslim ederek köylerinize, kentlerinize
dönebilirsiniz. Paydos, hem de her
bir şeye paydos! ... , dedi. Alay komutanına bir türlü
inanamamıştık. Onun anlattıklarını şaka yapıyor sanmış,
yerimizde mıhlanıp kalmıştık. Sevinmediğimizi görünce
oda şaşırmış, ne yapacağını bilememişti. Neden sonra
yeniden bağırdı:
“Niçin gitmiyorsunuz evlatlarım?...
Duymadınız mı? Paydos dedim sizlere. Dağılın dedim.
Haydi yürüyün, haydi gidin, emrediyorum!.. Sesi ağlar
gibiydi. Sadece gözlerinden yaş dökülmüyordu. Bir hoş
olmuştuk. Ne sevineceğimizi, ne de üzüleceğimizi bilebildik.
İçimiz kuşku doluydu. Ürkek adımlarla herkes, kışlalara
doğru yöneldi. Ben ise ne yaptığımı bilmiyordum. Orada
kalakalmıştım. Kendime geldiğimde dört bir yanıma bakındım.
Alanda, benden başka kimsenin olmadığını gördüm. Tam
bu sırada, albay bana doğru geliyordu. Üzgün gibi, öfkeli
gibiydi. Belli ki, yenilmiş sayılmamız onu daha derinden
vurmuştu. Yüzü sapsarıydı. Yakınıma kadar sokuldu, sordu:
“Peki ama sen niçin gitmiyorsun?” Hızlıca bir yanıt
verdim: “Gidemem komutanım. Çağırdınız koşarak geldik,
ama gitmemiz o kadar kolay değil. Cebimde metelik yok.
Nereye gidebilirim? Köyüme nasıl dönerim?” Düşündü:
Haklısın, ” dedi. “Koca Osmanlı Devleti, terhis ettiği
askerine bir sülüs bile kesemiyor. Yazık, hem de çok
yazık!...”
Silahım elimdeydi. Onu nedense bir türlü bırakmak istemiyordum.
Ne yapacağımı bilmez durumdaydım. Dalgındım, düşünceliydim.
Kendimi zorla toparladım, şöyle söyledim: “Komutanım,
bırak beni böyle kalayım! ...“
Bu kez şaşırma sırası ona gelmişti. Derken ceplerini
karıştırdı. Kışlanın kapısı önünde bizi izlemekte olan
teğmene seslendi:“Hasan Teğmen, param kalmamış. Bana
bir Mecit (20 kuruşluk Osmanlı parası) borç verir misin?”
Teğmen bir Mecit çıkararak albaya uzattı: “Buyurun komutanım!
..“ diye bağırdı. Albay parayı bekletmeden bana verdi.
İşte o zaman bir İngiliz yolcu gemisi ile İzmir’e kadar
gelebildim. Aksiliğe bakın ki, tam o sırada Yunanlılar
İzmir’e çıkmıştı. Her tarafta karınca gibi düşman kaynıyordu.
İşsizlik, aşsızlık gırlaydı. İlk geceyi köylümüz olan
Mehmet Ağa’nın damında bir grup hemşerimle birlikte
geçirdim. Herkes parasızdı, yoksuldu. Hiç değilse Eğirdir’e
kadar, tren parasına gereksinim vardı. Güç koşullarla
birkaç hemşeriden borç aldım. Fakat Yunan askerleri
demiryoluna da el koymuşlardı. Köyden köye kentten kente
yaya olarak gitmeyi düşündüm. Aklımca dağlardan yabani
ot ve meyve toplar yerim, köylülerden ekmek isterim
diyerek, ikinci günün sabahında Kızılçullu (Şirinyer)
üzerinden yollara düştüm. Tam 14 günde köyüme geldim.
Köyde durum daha da acıklıydı. Açlık, yokluk, hastalık,
eşkıya kol geziyordu. Balkan ve Çanakkale savaşları
içinde Anadolu iki kez tifo, bir kez de kolera salgını
geçirmişti. Bunların üstüne bir de çekirge baskını olmuş,
tüm tahıl ürünlerini yok etmişti. İlaç kıttı, doktor,
hastane yoktu, açlık ölüm saçıyordu.
Silah bırakılmasıyla birlikte, bazı ordu birliklerinden
dağılan askerler köylerine dönmüşlerdi. Yokluk ve açlık
nedeniyle eline silah alan hayvanları çalmaya, halkı
soymaya yönelmişti. Ben de, köye dönen 15 kadar erkekten
biriydim. Canından bezdirilen halka yardım edemiyor,
eziklik duyuyordum. Köye geldiğim sıralarda, Mustafa
Kemal Paşa Anadolu’ya çıkmış, düşmana karşı halkı hazırlıyordu.
Sonradan öğrendiğimize göre, Samsun ‘da, Amasya’da,
Erzurum’da, Sivas’ta toplantılar yaparak insanları örgütlemiş,
Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni kurmuştu.
Hükümet ve devlet Mustafa Kemal’in buyruğu ile asker
toplamaya başladı. İşte o günlerde Beyşehir Askerlik
Şubesi’nden beni de çağırdılar. Diyebilirim ki, Mustafa
Kemal Paşa bizleri askere aldı da, yoksul halk başıboş
kalan eşkıyanın elinden kurtuldu.
Şimdi gelelim nasıl çavuş olduğuma. Askerlik Şubesi
beni ve bizim köyden 10 kadar arkadaşı, Akşehir Savaşboyu’na
yolladı. Bir kuşluk vakti birliğimize teslim olduk.
Daha başka köy ve kentlerden gelenler için Akşehir toplanma
ve eğitim yeri olarak seçilmişti.
Hepimizi bir alanda topladılar. Ne
iş yaptığımızı, mesleğimizin ne olduğunu sorup ayırdılar.
Sıra bana gelmişti, genç bir mülazimevvel (asteğmen)
önümde durdu. Beni tepeden tırnağa süzdü, hazırol vaziyetine
geçmiştim. Ne de olsa savaş görmüş, deneyimli bir askerdim.
Meslekleri sorulan arkadaşlarımızın çoğu çiftçi, rençber
yanıtını veriyor, bazıları da demirci, marangoz, arabacı,
duvarcı olduklarını söylüyorlardı. Komutan bana da sordu:
“Senin mesleğin ve işin nedir?” “Askerliktir komutanım!
...“ diye bağırdım. Bu yanıtım biraz garip bulunmuş
olacak ki, sertleşti: “Askerlikten önceki işini, mesleğini
soruyorum!...”, dedi. Bana biraz daha yaklaştı, ben
yine aynı yanıtı verdim: “Mesleğim askerliktir komutanım!
...,, Komutan biraz daha öfkelenmişti. Daha da yakınıma
sokuldu, yüzüme sertçe bakarak: “Yani yalnız sen mi
askersin? Hepimiz askeriz, ne demek istiyorsun açık
söyle!...” Durumumu bozmadan aynı ciddiyetle sorusuna
yanıt verdim: “Komutanım 20 yaşında asker oldum. Balkan
Savaşı’na gittim. Balkan Savaşı bitti, Çanakkale Savaşları’na
katıldım, o da bitti şimdi İstiklal Savaşına katılmak
için buyruğunuzdayım. Savaştan savaşa koşarken bir iş
ve meslek edinemedim. Komutanın gözleri ışıdı, şimşek
gibi çaktı. Gülümseyerek: “Dur hele, sende iş var, çok
haklısın, seni ben şimdi iş sahibi edeceğim. Ömür boyu
sürecek bir meslek vereceğim!...”, dedi. Arkada bekleyen
başçavuşa dönerek: “Bana bir çavuşluk işareti getir!...”,
dedi. Komutan, çavuş işaretini koluma takarken: “Adın
ne?”, diye sordu.
“Ali komutanım! ...“, dedim. “Bundan sonra senin adın
Ali Çavuş, haydi görevine başla!...”
Ben bir askerdim, mesleğim de askerlikti.
Benim çavuşluğum işte böyle başladı.
| Mutluköy’lü
Nuri Yavuz’un bir anısı - TUTSAK KAMPINDA 36 AY |
Arabistan
çöllerinde İngiliz’lerle savaşıyorduk. Epeyce şehit
vermiştik. Taburdan 50 askerle, doktor olan bir teğmen
kalmıştı. Geri çekilme buyruğu almıştık. Alman subaylarından
üçü bizimleydi. Hurma ağaçlarıyla kaplı bir düzlükteki
ırmağın kıyısına gelmiştik. Yiyeceğimiz yoktu ama, suyumuz
boldu. Halsizdik, çok yorgunduk. Düşman uçakları sanki,
dinleneceğimiz yerleri izliyorlardı. Şimdiki Türk Hava
Kurumu’nun iki kanatlı pırpırlarına benziyorlardı. Bize
yukarıdan bildiri atıyorlardı. Ne olduğunu merak ediyorduk.
Okuma yazma bilen arkadaşlarımız okuyor, bizi meraktan
kurtarıyorlardı. Üstelik yazılanlar Türkçe idi, şöyle
deniyordu: “Etrafınız sarıldı, hemen teslim olun. Atlı
birliklerimiz sizi gelip alacaklar. Teslim olan arkadaşlarınızın
durumu çok iyi. Ölmek istemiyorsanız siz de teslim olun!..”
Daha sonra gelen bir başka uçak ise, Anadolu’nun çeşitli
yerlerinden olup, tutsak düşen Türk askerlerinin resimlerini
gösteren kağıtlar attı. Asker arkadaşlarımız güya şöyle
demiş: “Hiç durmayın teslim olun. Biz teslim olduk rahat
ettik. Yiyecek içecek bol, günde üç öğün yemek, beş
öğün çay, kahve veriyorlar...” Yalanların İngiliz uydurması,
bir propaganda olduğunu biliyorduk. Çölün sıcağından,
yorgunluktan, açlıktan bitkindik. Çoğumuz hasta, halsiz,
yürüyemeyecek durumda idik. Aramızda bulunan Alman subayları,
arada bir yarım yamalak Türkçe konuşmalarıyla: “Artık
savaşamazsınız!.. Silahlarınızın mekanizmalarını çıkarıp
şu nehre atın. Tutsak olursanız bile, düşmana sağlam
silah bırakmamış olursunuz”, diyerek tümden kafamızı
karıştırıyorlardı. Tam bu sırada, nereden çıktıklarını
anlayamadığımız İngiliz askerleri bir anda etrafımızı
kuşattılar. Bir bölük kadardılar. Hepsi de at üstünde
idiler. Sanki bir kalıptan çıkmış gibiydiler. Saçlı,
sarışın, kısa pantolonluydular. Bellerinde kılıçları
vardı. Subay olduğu giyiminden anlaşılan biri yanımıza
yaklaştı, sordu: “İçinizde İngilizce bilen var mı?”
Doktor teğmen ona doğru yürüdü: “Ben biliyorum”, dedi.
İngiliz subayı attan yere indi, teğmenin elini sıktı,
söyleşmeye başladılar. Daha sonra İngiliz atın üzerindeki
heybeden bir şişe çıkarıp teğmene verdi. Kolonya imiş
çok güzel kokuyordu. O zamana kadar kolonyanın ne olduğunu
bilmiyordum. Teğmenimiz avuçlarımıza azar azar damlattı.
İçimizdeki Almanlara da verdi: “Alın, alın, serinlersiniz!...”
Silah ve mermilerinizi ırmağa atınız. Artık başka bir
şey yapacak durumda değiliz. Gördüğünüz gibi etrafınız
çevrili. Şu anda hepimiz tutsağız. Ne derlerse yapacağız,
ne verirlerse yiyeceğiz, ne verirlerse giyeceğiz. Zaten,
keselerinden bir şey çıkmıyor. Yapacakları her gider,
bizim devletin üstüne yazılıyor. Savaş bittikten sonra,
bedelini bizden kuruşuna kadar alacaklar”, dedi. İngiliz
subay yine vudurdandı. Bunun üzerine teğmenimiz şu buyruğu
verdi: “Sıraya geçin gidiyoruz!...” Bu sırada uzaktan
gürültüler geliyordu. Çok geçmeden arka arkaya otobüsler
göründü. Hepsi de ikişer katlıydı. Bize en yakın yerde
durdular. İçlerinden beyaz giysili, başları kepli hemşire
kızlar indi. Teğmenimiz, hasta ve yürüyemeyecek durumda
olan arkadaşlarımızı ayırdı, otobüslere binmelerini
söyledi. Ben de hastaydım. Biz otobüslerle, sağlıklı
olanlar da yürüyerek, Tellikebir denilen tutsak kampına
götürüldük.
Gittiğimiz yerde çok sayıda baraka kurulmuş, bina yapılmıştı.
Kilometrelerce uzaktan, ketenden örülmüş, insan beli
kalınlığında hortumlarla çölü suya kavuşturmuşlardı.
Sanki, bizi tutsak edeceklerini, daha önceden biliyorlarmış
gibi hazırlıklıydılar. Türkçe gazete bile çıkarmışlardı.
Tellikebir’den başka Tellibeşir, Hindiçini’de de tutsak
kampları vardı.
Her birimizi er ve subay seçmeden çırılçıplak soydular.
Çölde birer Adem Baba gibi olmuştuk. Ne de olsa biz
Anadolu uşağıydık. Aldığımız eğitim gereği utanıyor,
edep yerlerimizi saklamaya çalışıyorduk. Onlarda ise
utanma arlanma yoktu. Adamlar çok rahattılar. Kadınları
yarı çıplak dolaşıyorlardı. Başka bir ayıpları da şuydu.
İngiliz askerlerinin koruduğu lojmanlarda, ailecek oturan
görevli subaylar bulunuyordu. Bunlar, kadın erkek birbirlerini
öpüyorlardı. Biz onları gördükçe, kafamızı başka yöne
çeviriyorduk. Daha sonra bunlar bir hastalık gibi bize
de geçti...
Nerede kalmıştık? Tellikebir’de değil mi? İngilizler,
bizi içi ispirto renginde suyu olan havuzdan geçirdiler.
Havuzun bir yanından öbür ucuna zincir çekiliydi. Zincir
suya değiyordu. Zorunlu olarak altından geçmek için,
başımızı bu ilaçlı suya sokuyorduk. Sonra fıskiyelerin
altından geçerek durulandık. Arkadan kokulu havlular,
bornozlar dağıttılar. İç çamaşırı, diş fırçası, macun
ve sigara verdiler.
Kampın çevresi dikenli telle çevriliydi. İçerde iki
yüz kadar baraka, 20 dolayında da geçici bina vardı.
Baraka ve binalar İngilizlerin koruma ve denetimi altındaydı.
Tellikebir’de Arabistan Savaş boyları’ndan getirilen
24 bin kadar Türk ve Alman tutsağı bulunuyordu. Bunların
içinde er, onbaşı, çavuşların yanında, teğmen, yüzbaşı,
yarbay, albay rütbesinde subaylar da vardı. Birliklerimiz
askeri disiplinin gereklerine uyuyorlardı. Manga, takım,
bölük, tabur düzenlen kurulmuştu. Üstümüze, portakal
renginde verilen ceketlerimizin arkasında, “Tellikebir
Camp” yazısı vardı. En altta tutsak numaraları yazılıydı.
Subaylar rütbelerine göre birliklerin başındaydı.
O günlerde Kurtuluş Savaşı vardı. Bu
yüzden art niyetli bir İngiliz planı sergileniyor, bizi
bırakmak istemiyorlardı. Eğer bırakacak olurlarsa, Anadolu’ya
varır varmaz Yunan’a karşı, Mustafa Kemal’in yanında
yer alacağımız iyi biliniyordu. Bölük subaylarımızdan
Niyazi Bey çok kalender biriydi. Bölükteki tutsak arkadaşlarımızla
ilgilenirdi. Çok sayıda arkadaşımıza kurs açarak okuma-yazma
öğretmişti. Bize, sık sık gazetelerde çıkan yazılar
okur, bilgileri aktarırdı. Geceleri yatakhanemize gelerek
dertleşirdi. Sevecen, uyumlu bir insandı. Niyazi Bey’i
hepimiz çok severdik. Bir gün ona bir soru yöneltmiştim:
“Üsteğmenim, İngilizler bu varsıllığı nerde buluyorlar?”
demiştim. O da: “Bunlar beş kıtada sürekli olarak İngiliz
politikası izlemişlerdir. Tutkun olmayan, geri kalmış
birçok ülke, İngilizlerin egemenliği altındadır. Onlar
çalışır, İngilizler sömürür. Yani yoksul ülkeler inek
yerine konur. Yer altı yer üstü zenginliklerimiz bizim
de pek çok. Bunu bildikleri için, Çanakkale’de bir güç
denemesinde bulundular. Ama Kemal Paşa’dan çok iyi bir
ders alarak pişman oldular. Ne var ki, bizim Osmanlı
padişahında hiç hayat yoktu. Acımadan ülkemizi düşmana
teslim etmekten asla çekinmedi. Ama ne mutlu ki, her
yerde Mustafa Kemal’i görüyoruz. Arabistan, Çanakkale
Savaş boyları ‘nda Kurtuluş Savaşı’nda her zaman o vardır.
Ben Aydınlıyım, İngilizler yıllardan beri Ege’de meyan
kökü bitkisini kazıp, ilaç endüstrisinde kullanıyorlar.
Binbir derde yarayan meyankökü ilacını bize, diğer ülkelere
satıyorlar. Senin anlayacağın el sırtından geçiniyorlar.
Subaylarımız tutsak olan tüm askerlerin disiplin, beslenme,
sağlık ve eğitim sorunlarıyla yakından ilgileniyorlardı.
Yatakhane, mutfak, yemekhane, revir, lavabo, tuvalet
Türk birliklerinin denetimindeydi. Birinde, yemeklerimize
domuz eti konduğu duyumunu almıştık. Müslüman tutsakların
tümü başkaldırıya geçti. Bir gün tüm tutsaklar yemek
yemedik. Durumumuzu izleyen kamp yöneticisi İngilizler,
bize boyun eğmek zorunda kaldı. Kahire’ye et alımı için
gidenlerin arasına Türk ve Müslüman temsilciler aldılar.
Ama satın alma, yükleme, indirme amacıyla gidenlerin
çoğu, bir fırsatını bulup kaçıyorlardı. Bizim bölükten
5’i kaçmıştı.
Çölde yedi yıl savaş vermiştim. Üç
yıldır da tutsak kampındaydım. Serbest bırakılınca,
bir İngiliz gemisi ile İstanbul’a getirildik. Ülkemiz
bağımsızlığını kazanmıştı. Köyüme gitmek için Haydarpaşa’dan
trenle Akşehir’e, oradan yaya olarak köyüme geldim.
Yaşım gençti ama, acılı günler beni çok yıpratmıştı.
Çok yaşlı gibi görünüyordum. Askere gitmeden önce, baba
mesleğim marangozluktu. Bu işi tutsak kampında da sürdürdüm.
Kendime çok güveniyordum, marangozluğum çok iyiydi.
Köye gelir gelmez hemen tezgahı kurdum. Bekardım, evlenmek
istiyordum. Ne var ki, yaşlandığımı öne sürerek, bana
kimse kızını vermek istemiyordu. Bu yüzden çok geç evlendim.
Bu da zorlu oldu. Anlayacağınız, yengenizi kaçırmak
zorunda kaldım. İlk çocuğum, yani öğrenciniz olan kızım
1940’ta doğdu.
Hay Allah, kusura bakma öğretmen bey, oysa ben sana
onun ders durumlarını sormaya gelmiştim. Hiç farkında
olmadan söz yine Tellikebir’e gitti. Askerlik diye işte
ben buna derim.
Şimdiki gençler çok şanslı. Böylesine
can kurban.
| Mutluköy’den
Musa Çavuş’un savaş anıları - KÜTAHYA SAVAŞBOYUNDA
MUSA ÇAVUŞ |
Nisan
1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuştu. Mustafa
Kemal Paşa yeni meclisin ve hükümetin başkanı idi. Anadolu’nun
köyünde, kentinde yerel direniş örgütleri vardı. Bundan,
Kuvayı Milliye çatısı oluştu. Düşmanın engellenmesi
onların gücü ile oldu. Ne var ki, zamanla Kuvayı Milliye
Örgütleri içine kötü niyetli kişiler sızdı. O gücü kendilerine
sığınak olarak kullanmak istedi. Halkı soymaya, yağmalamaya
girenler çıktı.
Kuvayı Milliye Örgütleri, her bakımdan donanımlı olan
düşmana karşı yetersizdi. Bu nedenle, Mustafa Kemal
ve TBMM “Düzenli Ordu” kurulması için çaba harcıyordu.
Batı Anadolu Savaşboyu Komutanlığı’na İsmet Paşa getirilmişti.
Tüm Kuvayı Milliye ve diğer yerel direniş örgütlerine
birer buyruk gönderdi. En kısa sürede “Düzenli Ordu”ya
katılmaları istendi.
Çerkez Etem ve Demirci Mehmet Efe bu buyruğa karşı geldiler,
ayaklandılar. Diğer efeler, zeybekler ve halk direniş
örgütleri buyruğa uyarak, “Düzenli Ordu”ya katıldılar.
TBMM’nin orduları önce Demirci Efe’yi etkisiz duruma
getirdi. Sonra Yunan orduları ile birleşerek, Kütahya
yörelerinde Türk ordularına saldıran, daha sonra Yunan’a
sığınan Çerkez Etem etkisi ortadan kaldırıldı. Ben o
tarihlerde Kütahya’da bulunan Altmış Birinci Tümen’de
askerdim. Tümen komutanımız İzzettin Paşa idi. Olağanüstü
bir çaba ile Etem kuvvetlerini yenerek onları kaçmak
zorunda bıraktık. Düşmanı önümüze katmış kovalıyorduk.
Bir ara gözlerim karardı, başım döndü. Ne olduğunu ayırt
edemeden yere düştüğümü anımsıyorum.
Kendime geldiğimde bir küçük kaya dibinde yüzükoyun
yatıyordum. Sağ kulağımın dibinden kurşunlanmış, yaralanmıştım.
Akan kanlar soğuktan pıhtılaşmıştı. Başımı kaldırmak
istedim başaramadım. Gözlerimi kapatan, sertleşen kan
pıhtısını parçaladım. Yüzümü, gözümü sildim. Yavaş yavaş
görmeye başladım, doğruldum. Silahım ve mermilerim yoktu.
Belli ki onları birileri almıştı. Mataramı yokladım
içindeki suyu ile duruyordu. Bir de kaputumun iç cebine
sakladığım iki el bombası vardı. Baktım onlar yerindeydi.
Kollarım, ayaklarım, bedenim soğuktan uyuşmuş kaskatı
kesilmişti. Biraz daha baygınlığım sürseydi sanırım
donacaktım. Bir tepenin üzerinde dağlık bir bölgedeydim.
Her yer bembeyaz karla kaplıydı. Karşı dağın sırtlarında,
karları biraz erimiş, sisler arasında bir köy görünüyordu.
Kıpırdamadan duracak olursam donabileceğimi düşündüm.
Ellerimi ayaklarımı oynattım. Köye doğru yürüdüm. Arkadaki
tepelerden gelen sesler duyuyordum. Bir vadiye gizlendim,
gözetlemeye başladım. Gelenler iki silahlı Yunan askeri
ile, Türkçe konuşan iki kişi idiler. Bunlar, Etem’in
adamlarıydı. Tutsak ederek, önlerine kattıkları beş
köylüyü götürüyorlardı. Köylülerin ellerini halatla
bağlamışlardı. Saklandığım dere yatağının on metre kadar
aşağısına geldiler. Karları erimiş kayaların üstüne
oturdular. Çiş yapmaları için köylülerin ellerini çözdüler.
Beni görecekler diye korku ve endişe içindeyim. Elinde
hafif makineli tüfeği ile bir Yunan askeri köylüleri
izliyordu. Tehlike giderek yaklaşıyordu. Yakınımdan
geçmeleri gerekiyordu. Hizama geldiklerinde arkaya dönüverseler
beni göreceklerdi. Yüreğim küt küt atmaya başladı. Kulağımın
dibindeki yaradan kanlar sızıyordu. Daha önce, her olasılığa
karşı önlem olsun diye, el bombalarını çıkarıp hazırlamıştım.
Sonra bana en yakın duran Yunan askerinin üzerine atladım.
Elinden makineli tüfeği aldım:
“Yaklaşmayın!...”, diye bağırdım.
Şaşırmışlar, donup kalmışlardı. Teker teker silahlarını
attırdım, yere yatırdım. Köylüler kurtulmuştu. Hep birlikte
tutsakların ellerini bağladık.
Birlikte yakındaki köye gittik. Orada Altmış Birinci
Tümen’in bir taburu kalmıştı. Tutsakları onlara teslim
ettim.
Durumu tabur komutanı duymuştu. Beni çağırdılar. Düşmandan
aldığım makineli tüfekle gittim. Kapıdan girer girmez
anlımdan öptü.
Taburda duyduğuma göre, Refet Bey kuvvetleri Altmış
Birinci Tümen’e yardım etmek için görevlendirilmiş.
Bizim tümene gelmeyip, Kütahya’nın doğu suna gitmişler.
Bu nedenle, Etem kuvvetleri ve Yunan birlikleriyle çetin
savaşlar yapılmıştı. Ben yaralanıp düştüğüm için, öldü
sanıp birliğim uzaklaşmıştı. O arada tüfeğim ve mermilerim
savaşan arkadaşlarım tarafından alınmıştı. Birliğime
geldiğimde getirip verdiler. Eğer o zaman bir cesaret
gösterip, düşman askerinin üzerine atlamasaydım, köylüleri
kurtaramayacaktım. Kulağımın dibinden giren kurşun,
boynumda duruyor. Ameliyatı tehlikeli olduğu için, doktorlar
almadılar. Bana da bir zararı olmuyor. Onu bir anı olarak
saklıyorum. 9 Eylül’de İzmir’e inmiştik. Gözümün karalığı
nedeni ile tabur komutanı beni, Mustafa Kemal Paşa’nın
koruma birliğine verdi. Şimdi bu onurla yaşıyorum. Belkahve’ye
daha önceden indik, gerekli koruma önlemlerini aldık.
Başımızda bir yüzbaşı vardı. Mustafa Kemal’i, Belkahve’de
kahvesini içerken, yakından görme onuruna eriştim. Mavi
gözleriyle İzmir’i, Bornova’yı seyrederken, göğsünün
nasıl kabardığını izledim. Derken İzmir’e girdik. Ortalık
ana-baba günüydü. Halk elinde bayraklarla yolları, alanları
doldurmuş bağırıyordu: “Yaşa Mustafa Kemal Paşa!...”
Gururla taşıdığım şu İstiklal Madalyası gaziliğimin
bir simgesidir. Vatanı biz kurtardık. Çocuklara teslim
ettik. Bundan sonrasını onlar düşünsünler. Çaresiz kalırlarsa
yine beni çağırabilirler. Bu yaşımda savaşa her zaman
hazırım.
|
|